MUHAFAZAKAR DEMOKRAT SİYASİ KİMLİK
Adalet ve Kalkınma Partisi kendisini siyasetin merkezinde konumlandıran muhafazakâr-demokrat bir kitle partisidir.
Cumhuriyet tarihinin en büyük demokratikleşme ve değişim hamlesini başlatan AK Parti, kurulduğu 2001’den bu yana girdiği 5 seçimden ve 2 halkoylamasından başarıyla çıkmış, üst üste üç dönem oylarını artırarak iktidarını koruma başarısı göstermiştir.
AK Parti’nin geliştirdiği “muhafazakâr demokrat” siyasi kimlik, kurumsallaşarak büyük bir siyasi cazibe merkezine dönüşmüş ve diğer bölge ülkelerine örneklik teşkil edecek bir ilham kaynağı haline gelmiştir.
AK Parti’nin geliştirmeye çalıştığı muhafazakâr demokrat siyasi kimlik dünya genelindeki muhafazakârlık pratikleriyle örtüşen özelliklere sahip olmakla birlikte, Türkiye’nin sosyo-kültürel özellikleriyle şekillenen bir muhtevaya ve yerel dinamiklerle şekillenen bir siyaset tarzına sahiptir.
Büyük oranla Müslümanların yaşadığı bir ülkede demokrasi tecrübesinin gelişmesinde ve bölgesinde örneklik oluşturmasında muhafazakâr demokrat anlayışın ciddi katkısı bulunmaktadır.
Muhafazakârlığın her türlü otoriterleşmeye karşı sınırlı iktidarı savunan, değişimi doğal süreç içinde toplumsal dinamiklere bırakan, özgürlüğün soyut değil somut şekliyle anlam taşıyacağını vurgulayan, aile, gönüllü kuruluşlar, vakıflar gibi toplumsal ara koruma mekanizmalarını önemseyen yapısı, demokratik anlayışla telif edilebilecek bir siyasi öz ortaya koymaktadır. Bu süreçte eleştirel aklın, fikri ve davranış çoğulculuğunun, yanılabilirlik anlayışının geliştirilmesi kadar, temel hak ve özgürlükleri merkeze alan, sivillik ve toleransı gözeten bir siyasi tasavvurun ön plana çıkarılması, muhafazakârlığı demokratik formatta yeniden tanımlamıştır. AK Parti kendi medeniyet değerlerini esas alarak demokratik bir siyaset tarzını hayata geçirmiş, Türk siyasetine farklı bir siyasi çizgi kazandırmıştır.
Uzlaşma kültürüne dayalı siyaset… Muhafazakâr demokratlığa göre siyaset alanı uzlaşma kültürüne dayanır. Toplumsal alandaki farklılıkların siyasi alanda kendilerini dile getirmeleri ancak siyasi alanın uzlaşma temelinde kurulmasıyla mümkündür. Toplumsal ve kültürel çeşitlilikler demokratik çoğulculuğun üreteceği tolerans ve hoşgörü zemininde siyasete bir renklilik olarak katılmalıdır. Katılımcı demokrasi de kendisini bu farklılıklara temsil imkânı sağlayarak ve siyasi sürece katarak geliştirir.
Sınırlandırılmış ve tanımlanmış bir siyasi iktidardan yana olan muhafazakâr demokratlık, totaliter ve otoriter anlayışları demokratik siyasetin düşmanı olarak görür.
Muhafazakâr demokratlık millet iradesine dayanan siyasi meşruiyet ile insanlığın ortak değerlerine dayalı hukuki meşruiyeti önemser.
Hukuk devletinin gereği, siyasi iktidarı ve tüm kurumları evrensel değerlere dayanan objektif kurallar ve yasalar ile sınırlamaktır. Ayrıca devletin ideolojik bir tercihle kendisini tabulaştırılmış bir alana hapsetmesi, halka ideolojik dayatmada bulunması söz konusu olmamalıdır. Devlet asli fonksiyonlarına çekilmiş, küçük ama dinamik ve etkili bir devlet olmalı; vatandaşını tanımlayan, biçimlendiren, ona tercihler dayatan değil; vatandaşın tanımladığı, denetlediği ve şekillendirdiği bir devlet olarak hizmet etmelidir.
Reform siyaseti… Demokratik siyaset zemini her türlü sorunun aktarıldığı, tüm toplumsal taleplerin yansıtıldığı ve doğru ile yanlışın kendisini test ederek düzeltebilecekleri bir zemindir.
Muhafazakâr demokratlık, tepeden inmeci değişim anlayışına karşı doğal bir süreç şeklinde işleyen tedrici ve aşamalı bir değişim anlayışına dayanır. Toplumsal dönüşüm, en temel ve kalıcı değişim şeklidir. Sosyo-ekonomik, kültürel ve siyasi hayata sekte vurulması, mevcut birikimin ortadan kalkması ve tarihi gelişimin heba olması açısından olumsuz olduğu gibi, tepeden inmeci ve dayatmacı yöntemlerle total anlayışların topluma kabul ettirilmeye çalışılması da bugün için etkisini yitiren bir yöntemdir. Bu açıdan muhafazakârlığın geleneksel yapıyı totaliter devrimci müdahalelere karşı koruyan ve tarihi kazanımları geleceğe yansıtmaya çalışan potansiyeli önemlidir.
Muhafazakârlık radikalizmi ve toplum mühendisliğini reddeder. Siyaset çatışma, kamplaşma ve kutuplaşma yerine uzlaşma, bütünleşme ve hoşgörü üzerine kurulmalıdır. Geleneksel yapının bazı değerlerini ve kazanımlarını koruyarak değişimi sağlamak gerekir.
Sistemi normalleştiren siyaset… AK Parti’nin geliştirmeye çalıştığı siyasi kimliğin en önemli özelliği Türk siyasetini normalleştiren bir karakter taşımasıdır. Onlarca yıldır Türk siyasi hayatının din-siyaset, gelenek-modernlik, din-devlet, devlet-toplum-birey gibi kavramların doğurduğu gerilimlerin etkisi altında olduğu söylenebilir. Bu gerilimler siyasi alanı daralttığı gibi birçok soruna da yol açmıştır. AK Parti, bu kavramları sağlıklı bir zeminde yeniden kurgulamaya ve bunları gerilim unsuru olmaktan çıkarmaya çalışmış, sun’i gerilimler ve krizler üreten vesayetçi anlayışları gerileterek sistemi önemli ölçüde normalleştirmiştir.
AK Parti geçen süre zarfında hem kendi varlığını korumuş, hem Türk demokrasisini ayakta tutmayı ve daha ileri noktaya taşımayı başarmıştır. Kurulduktan kısa bir süre sonra iktidara gelen AK Parti’nin girdiği seçimlerden başarıyla çıkarak uzun soluklu bir iktidar partisi haline gelmesi, normalleşmenin sağlandığını göstermektedir.
Gerçekçi siyaset… Türk siyaseti uzunca bir süre muğlak, müphem, ne olduğu tam anlaşılmayan siyasi hareketlere veya içi kısa sürede boşalan siyasi söylemlere sahne olmuştur. Özellikle iktidara gelen partilerin pragmatizm ve popülizmle siyasi kimliklerinden koparak konjonktüre teslim olması ve siyaset felsefesine uymayan söylem ve eylemler içinde olması bu partilerin temsil ve söylem krizine girmesiyle sonuçlanmıştır. Parti programı, hükümet programı ve acil eylem planıyla rotasını net olarak tanımlayan AK Parti’nin bu duruşu şüpheci yaklaşımları önemli ölçüde gidererek toplumsal güveni artırmıştır. AK Parti, parti ve hükümet programlarıyla siyasetini tanımlayarak hem ölçülebilir bir siyasi performans ortaya koymuş, hem siyasete kalite kazandırmış, hem de gizli gündem gibi karalama kampanyalarını boşa çıkarmıştır.
Kucaklayıcı birlik siyaseti… AK Parti farklı siyasi çizgilerden gelen kişilerin belli değerler ve belli ilkeler üzerinde buluşma noktası olarak kendisini konumlandırmaktadır. Hareketinin merkezine tek bir dini anlayışı, mezhebi veya etnik özelliği yerleştirerek “biz ve diğerleri” ayrımı yapan ayrışmacı kimlik siyaseti, hem siyasi alanda kutuplaşmaya sebep olmuş, hem de partilerin marjinal kalmasını sağlamıştır. AK Parti ise bütün toplum kesimlerinin her türlü meselesini siyasetinin konusu yapmış, genel bir demokratikleşme çerçevesinde temel sorunların çözülebilmesi için uğraşmıştır. Daha kucaklayıcı birlik siyaseti izlemesi, AK Parti’yi hem büyütmüş, hem de Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünün sigortası haline getirmiştir.
Değişimci siyaset… AK Parti, toplumun değerlerine dayanarak Cumhuriyet tarihinin en büyük değişim-dönüşüm hamlesini başlatmış, Cumhuriyetimizi ileri demokrasi ile taçlandıracak reformlara imza atmıştır.
Muhafazakârlığı değişime karşı olmak değil, totaliter, otokratik ve radikal değişimlere karşı olmak şeklinde algılayan AK Parti, toplumsal dinamiklere dayanan, tedrici değişim anlayışıyla “sessiz devrim” denilen dönüşümleri gerçekleştirmiştir.
İlkeli siyaset… Muhafazakâr demokrat bir parti olarak AK Parti, 10 yıllık iktidarı süresince reel politika ile normatif politikayı bir arada götürmüş, ilkeli ve tutarlı bir siyaset ortaya koymuştur. Siyaset yaptığı değer, ilke ve gelenekler ile gelişen olaylar ve reel politika arasında doğru ilişki kuran AK Parti, hem değer yüklü hem gerçekçi uygulamalar ortaya koymuş, iktidarın eritici ve yozlaştırıcı etkisi karşısında ilkelerini ve duruşunu muhafaza etmiştir.
Yüksek siyaset… AK Parti, başından beri sadece toplumun karşı karşıya kaldığı münferit sorunlara değil, sistem ile ilgili sorunlara da kapsamlı çözümler geliştirmiştir. Çetelerle ve illegal yapılanmalarla başarılı bir mücadele verilmesi, Kıbrıs sorunundan Ermeni meselesine, demokratik açılımdan asker-sivil ilişkilerine kadar çok önemli konularda gelişme kaydedilmesi, AK Parti’nin yüksek siyaseti ön planda tuttuğunu göstermektedir. AK Parti hem mikro sorunlara el atmakta, hem makro meselelerle ilgilenmektedir.
Türkiye’nin geleceğini şekillendirecek siyasi hareket AK Parti, siyasi anlayış ise muhafazakâr demokrat siyaset tasavvuru olmaya devam edecektir.
ÇALIŞMA HAYATI VE SOSYAL GÜVENLİK
2023 Türkiyesi’nin çalışma hayatını bugünden planlıyoruz. Ülkemizin uluslararası arenadaki rekabet gücünü artırmaya kararlıyız.
Sosyal Güvenlik Reformu, İş Kanunu, İstihdam Paketleri, İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile Kamu Görevlilerine Toplu Sözleşme hakkı gibi temel düzenlemeleri hayata geçirdik.
Önümüzdeki dönemde 12 Eylül darbesinin ürünü olan, örgütlenmenin önünü tıkayan sendikal mevzuatı yeniden ele alarak, çalışanlarımızın örgütlenme ve toplu pazarlık hakkını gözeten, çalışma barışını kalkınmanın temeli olarak gören ve evrensel standartlara uygun olan Toplu İş İlişkileri Kanunu’nu hayata geçireceğiz.
Her yıl yaklaşık 1,5 milyar TL kaynak ayırarak, her yıl 400 bin işsizimize mesleki eğitim verecek, işsizliğin temel kaynağı olan mesleksizlik sorununu çözeceğiz.
Yürürlüğe koyduğumuz 351 ulusal meslek standardını 1000’e çıkararak işgücünün mesleki bilgi ve becerilerini işgücü piyasasında istenen düzeye getirecek ve mesleki yeterliliklerinin küresel düzeyde tanınmasını sağlayacağız.
Kadınlarımızın ve özürlülerimizin istihdamını artırmak amacıyla yürürlüğe koyduğumuz teşvik tedbirlerini kararlılıkla sürdürerek, kadınların işgücüne katılım oranını % 38’e çıkaracak, halen kamuda boş olan yaklaşık 15 bin özürlü kadrosunu doldurulacağız.
Alt işverenlik yani taşeronluk uygulamasını yeniden ele alarak çalışma saatleri, izin, kıdem tazminatı, örgütlenme gibi talepleri yasal güvenceye kavuşturacak ve alın terinin hakkını sonuna kadar koruyacağız.
Bütçe açıklarının oluşmasına, gelir dağılımında adaletsizliğe, haksız rekabete yol açan, çalışanlarımızı sosyal güvenlikten mahrum bırakan ve % 53’ten % 37’lere kadar indirdiğimiz kayıt dışı istihdam oranını % 15’ler seviyesine düşüreceğiz.
“Her İşsizin Bir Danışmanı Olacak” sloganıyla göreve başlattığımız 2800 iş ve meslek danışmanı sayısını yılsonuna kadar 4000’e çıkaracak, böylece meslek edinme, iş arama, iş bulma konularında işsizlerimize ve işverenlerimize daha nitelikli hizmet sunulmasını sağlayacağız.
İstihdam paketleri, Ulusal İstihdam Stratejisi, mesleki eğitim, ulusal meslek standartlarının belirlenmesi, genel teşviklerin yanında istihdam teşvikleri, iş ve meslek danışmanlığı, işbaşı eğitim programları gibi enstrümanları kararlı bir şekilde uygulayarak Cumhuriyetimizin 100. yılında işsizlik oranını asgari seviyelere indireceğiz.
Kamu personel rejimini yeniden ele alarak günün şartlarına ve geleceğin ihtiyaçlarına cevap veren yeni bir kamu personel sistemini hayata geçireceğiz.
Sosyal güvenlikte de büyük reformlara imza attık. Ülkemizde yaşanan değişim ve dönüşüm zincirinin en önemli halkalarından biri olan Sosyal Güvenlik Reformu ile sosyal güvenlik kurumlarını tek çatı altında birleştirdik. Norm ve standart birliğini sağladık, sağlık hizmeti sunumundaki ayrımcılığı ortadan kaldırdık. 18 yaşına kadar çocuklarımızı koşulsuz sağlık güvencesine kavuşturduk. Doğumdan ölüme kadar vatandaşlarımızın yanında olan ve 75 milyonu kucaklayan sürdürülebilir bir sosyal güvenlik sistemi oluşturulmuştur.
Bu süre zarfında ayrıca emeklilerimizin hayali olan intibak düzenlemesi yapıldı. Şehit yakınları ve gazilerin aylıkları artırıldı, terör mağdurlarına aylık bağlandı. Uzun yıllar boyunca tartışılan ancak bir türlü hayata geçirilemeyen Genel Sağlık Sigortası, tüm vatandaşlarımızı sağlık şemsiyesi altına alarak 1 Ocak 2012 tarihi itibariyle yürürlüğe girmiştir.
Bundan sonra da tüm vatandaşlarımıza, eşit, adil, kolay ulaşılabilir bir sağlık ve sosyal güvenlik sistemini kararlılıkla sürdürmeye ve sosyal devlet ilkesinin gereklerini eksiksiz bir şekilde yerine getirmeye devam edeceğiz.
Bu doğrultuda gelir-gider dengesini büyük oranda sağlayarak, sosyal güvenlik açığının GSYİH’ye oranını % 1’ler seviyesine düşüreceğiz. Buradan elde edilen kaynağı daha etkin ve verimli kullanılabilecek alanlara kaydıracağız.
Kayıt dışı istihdam oranını gelişmiş ülkeler seviyesine düşürüp, aktif pasif oranını 3 seviyesine çıkaracağız.
Tüm işlemleri elektronik ortamda yapıp, emeklilik işlemlerini bir günde sonuçlandıracağız.
SAĞLIK
Göreve geldiğimiz 2002’den bu yana, ülke olarak sağlıkta büyük ilerlemeler kaydettik. “Önce insan” diyerek oluşturduğumuz Sağlıkta Dönüşüm Programı ile büyük işler başardık. “Herkes için sağlık” dedik ve devasa bir dönüşüm gerçekleştirdik.
Dünyada ender görülen hız ve düzeyde, sağlık göstergelerimizi iyileştirerek küresel bir başarı örneği sergiledik. Bu büyük dönüşüm ile her engeli aşabileceğimizi, her hedefe ulaşabileceğimizi gösterdik.
AK Parti iktidarında sağlık hizmeti almak lüks ve ayrıcalıklı olmaktan çıkarılmış, bütün vatandaşlarımıza zengin-fakir ayrımı gözetilmeden devlet tarafından verilen bir hizmet alanı haline getirilmiştir. Gelişmiş ülkelerle bile mukayese edildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları güçlü bir sağlık sistemine sahip olmanın ayrıcalığını yaşamaktadır.
Bu dönemde vatandaşımızın hayatını kolaylaştıran adımları, cesaretle ve kararlılıkla attık. Bu anlayış içinde, başta SSK hastaneleri olmak üzere diğer kamu kurumlarının hastanelerini tek çatı altında birleştirdik.
Dar gelirli kesimlere yönelik olarak Yeşil Kartlı vatandaşlarımızın haklarını genişlettik. Tedavi ve ilaç giderlerini devlet olarak karşıladık. Vatandaşımızı muayenehanelere mahkum olmaktan kurtardık, yıkıcı sağlık harcaması yüzünden fakir düşmesinin önüne geçtik.
İlaç fiyatlarında önemli oranda indirim sağladık. İlaç harcamalarının hem kamu, hem de vatandaşa olan yükünü, büyük ölçüde hafiflettik.
Yalnızca şehirlerde değil, köylerde de “112 Acil Sağlık” hizmeti sunmaya başladık. Sisteme hava ve deniz taşıma araçlarını ekledik. Hizmette sınır tanımadık. Bir yandan Hakkâri’nin mezralarına, Trabzon’un yaylalarına, Edirne’nin köylerine, Yozgat’ın bozkırlarına, Adana’nın ovalarına kadar ulaşırken öte yandan Afganistan ve Somali’deki mazlumlara, Haiti’de depremzedelere ve Endonezya’da tsunami mağdurlarına elimizi uzattık.
Çağdaş sağlık hizmeti anlayışının temel unsurları arasında yer alan aile hekimliği uygulamasını başlattık ve tüm ülkeye yaygınlaştırdık.
Bulaşıcı hastalıklardaki göstergelerimizi gelişmiş ülkeler düzeyine ulaştırdık.
Sağlığımızı olumsuz etkileyen sigara içme, şişmanlık ve hareketsiz hayat tarzına karşı milli mücadele başlattık. Sigaraya karşı mücadelemizde dünyada ilkleri gerçekleştirdik.
Bina, ekipman ve sağlık personelinin eksik olduğu bölgeleri öncelikli kabul ederek, bu konudaki dengesizlikleri büyük ölçüde ortadan kaldırdık. Bizden önceki 80 yılda yapılan 7 milyon metrekarelik sağlık binasına son 10 yılda 7 milyon metrekare ilave ettik. Dönemimizde yaptığımız bütün hastaneleri, içerisinde banyosu, buzdolabı, televizyonu ve refakatçi yatakları bulunan bir ya da iki yataklı nitelikli odalarla donattık.
Kamu sağlık tesislerinde çalışan personel sayısını iki katına yükselttik.
Sağlıkta Dönüşüm Programı ile sağlıkta kamu kaynaklarını verimli kullanmaya başladık. Bu devasa dönüşüme rağmen, 2003-2011 yılları arasında faiz dışı genel kamu harcamalarındaki artış % 265 iken kamu sağlık harcamalarındaki artış sadece % 225 oldu. Yani, finansal sürdürülebilirliği olan bir sağlık sistemi kurduk.
Son 10 yılda kişi başına yapılan sağlık harcamalarında % 1300’lük bir artış sağlayan Türkiye’de bireyin cebinden sağlık için çıkan para asgariye inmiştir.
2003 yılında %39 olan sağlık hizmetlerinden memnuniyet oranı, 2011 yılı sonunda %76’ya ulaştı.
Şimdi önümüzde dev şehir hastanelerinin inşâsı var. Bir taraftan bu büyük projelere başlarken diğer taraftan hastane hizmetlerini mükemmelleştirecek Kamu Hastane Birlikleri’ni hayata geçiriyoruz.
Uluslararası kamuoyunda da büyük takdir toplayan Sağlıkta Dönüşüm Programı’nın başarılı uygulamalarını artık diğer ülkelerle paylaşıyoruz. Dünya Sağlık Örgütü ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar, Türkiye’deki sağlık reformlarının diğer ülkeler için “ders kitabı” vasfı taşıdığını söylüyor.
Bugün dünya çapında özgün bir model olan “Sağlıkta Dönüşüm” ile Türkiye, küresel sağlık gündemini oluşturan liderler arasında yer alıyor. Artık sağlıkta insana hizmeti gaye edinerek değişime öncülük eden bir Türkiye var.
EĞİTİM VE KÜLTÜR
En büyük değerimiz ve zenginlik kaynağımız, sahip olduğumuz genç ve dinamik nüfusumuzdur.
Nüfusumuzun nitelikli hale getirilmesi, bilgi ile donatılması kuruluşumuzdan beri şaşmaz hedefimiz olmuştur. Eğitim alanında gerek fiziki ve teknolojik alt yapı, gerek eğitime erişim gerekse de kalite konusunda çok önemli gelişmeler kaydettik.
AK Parti’nin 12 yıllık zorunlu eğitime geçmesi, çok önemli, zor ve fedakârlık gerektiren bir karar olmuştur.
Eğitimin önünde fırsat eşitliğini yok eden tüm engeller temizlendi, temizleniyor.
Cumhuriyetin 100. yılında, 50 yaşın altında % 100’lük okur-yazarlık oranına ulaşmış, genç nüfusunun tamamı asgari lise eğitimi görmüş ve talep eden herkese yüksek öğretim imkânı temin etmiş bir ülke olmayı hedefliyoruz.
2023’te üniversite sayısı 200’ü aşmış, özel üniversite açılması önündeki engelleri kaldırmış, Ar-Ge bütçesi dünyadaki en ileri ülkelerin seviyesine ulaşmış, bilgi ve teknoloji ihraç eden bir Türkiye hayalimiz var. Yeni Anayasa çalışmaları kapsamında YÖK üniversiteler arasında koordinasyonu temin eden bir kurum haline gelecektir.
Eğitimli, sağlıklı, dünyadaki emsalleriyle yarışabilen ve idealizmle donatılmış bir gençlik, Türkiye’ye yakışan bir gençliktir. İlgili bakanlıklarımızın ortak çabaları ve Belediyelerimizin süreçlere dahil edilmesiyle, gençliğimizin sosyal, kültürel ve sportif aktivitelere daha fazla teşvik ve dahil edilmesi yeni dönemdeki hedeflerimiz arasındadır.
Mesleklerin ve iş enstrümanlarının sürekli değiştiği dünyamızda, hayat boyu eğitim kaçınılmaz hale gelmiştir. Yediden yetmişe herkesin, eğitimi hayatının ayrılmaz parçası haline getirdiği bir toplum özlemimiz var.
Artık hepimiz biliyor ve inanıyoruz ki ülkelerin zenginliği ne tarım potansiyeli, ne yer altı ve yer üstü zenginliklerin çokluğu, ne ağır sanayi yatırımları ile ölçülüyor. Bilgi çağının en büyük zenginlik ölçüsü bilgi üretme, bilgiyi teknolojiye uyarlama ve teknoloji ihraç eder hale gelmelidir.
Önümüzdeki süreçte bilgi toplumu olmanın bütün gerekleri eksiksiz olarak yerine getirilecektir.
Ders kitaplarında kin, nefret ve düşmanlık telkin eden ve çağrıştıran tüm unsurlar son kelimesine kadar ayıklanacaktır. Her türlü ayrımcılık ve ötekileştirmeyi ima eden, insan hakları ve hukukun evrensel ilkelerine aykırı ne varsa eğitim ve öğretim alanından dışlanacaktır.
AK Parti, muhafazakâr ve demokrat bir partidir. Bizim muhafazakârlığımız eski olanın muhafazası değil, eskimeyenin muhafazasıdır. Her alanda değişimi ve reformu gerçekleştiren AK Parti için muhafazakârlık; sosyal ve kültürel ilkelerimizi ve değerlerimizi, bizi biz yapan, bize has özellikleri ve güzellikleri günümüzün ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden üreten bir siyasettir.
AK Parti olarak kültürü; insanı, toplumu, geleceği ve uygarlığı inşâ eden temel bir alan olarak görüyoruz.
Vizyonumuz, kendi değerlerimiz ve kültürümüz esasında gelenek ile modernliği, yerel ile küreseli, eski ile yeniyi, kadim ile günceli, soyut ile somutu bağdaştırmış bir toplumdur.
Kültürün, hayatımıza rengini veren temel olgu olduğu düşüncesinden hareketle her türlü kültür değerimizi geliştirecek, kişisel veya toplumsal yaşam pratiklerimizi ve davranışlarımızı etkileyen kültür kaynaklarını güçlendirecek, kültürel dokuyu sağlamlaştıracak etkinliklere hız vereceğiz.
Kültür iklimimiz içinde bulunan her türlü farklı rengi yaşatmanın ve geliştirmenin gayreti içinde olacağız.
Türkiye’nin dünyanın en güçlü 10 ülkesinden birisi haline gelmesi demek, kültür alanında da bölgesinin ve dünyanın kültürel üretim ve paylaşım merkezi olması demektir. Bu meyanda kültürel mirasımızı ve geleneğimizi, sanatçılarımızı, düşünce insanlarımızı ve eserlerini dünyaya tanıtmak için daha zengin içerikli ve kuvvetli programlar geliştirilecektir.
Cumhuriyetimizin 100. yılında Türkiye’de kültür ve sanat değerlerimiz muhafaza edilecek, yeniden üretilecek ve gelecek nesillere aktarılacaktır. İnsanımız kendi değerlerine sahip olmanın verdiği özgüven ile bütün dünyayı kendi bilgi ve iş sahası olduğu kadar, kültürel etkileşim alanı olarak da görecektir. Herkesin kültür ve sanat faaliyetlerine erişebildiği bir toplumsal yapı oluşacaktır.
YEREL YÖNETİMLER VE ŞEHİRCİLİK
Yerel yönetimlerde insan ve hizmet odaklı yönetim anlayışına sahibiz. Türkiye’de gerçek yerel kalkınma AK Parti ile başlamıştır.
Vatandaşlarımızın yönetime daha fazla katılımını, yönetimde doğrudan temsilini ve idareyi denetlemesini sağlamak temel görevimizdir.
Aşırı merkezileşmeden uzaklaşarak, yetkileri merkezi birimlerden doğrudan hizmet sunan yerel birimlere devretmeye devam edeceğiz.
Kamu hizmetlerinde etkinliği ve verimliliği artıracak önlemler almaya devam edeceğiz. Vatandaşa en yakın yerde, ilk kademede ve en kısa sürede vatandaşın işlerini tamamlamak esas amacımızdır.
Büyükşehir belediye sistemini yeniden ele alarak, kamu hizmetleri sunumunda il düzeyinde koordinasyon sağlayacağız. Böylece 55 milyon vatandaşımız büyükşehir belediyesi sınırları içinde yaşıyor olacak.
Yerel yönetimlerimizin gelirlerini 5 kat artırdık, mali imkânları daha da artıracağız.
Köylerimizin modern yerel yönetim anlayışı çerçevesinde ele alındığı yeni bir köy kanunu çıkarılacaktır.
Neredeyse %95’i deprem bölgesi olan ülkemizde, aynı zamanda yoğun göç nedeniyle baskı altında kalan şehirlerimizin kentsel dönüşüm ihtiyacı büyüktür. Çıkardığımız 6306 sayılı kanunla kentsel dönüşümün mevzuat altyapısı oluşturulmuştur.
Amacımız yuva yıkmak değil, yuva yapmaktır. Bir tek aileyi bile mağdur etmeden, sokakta bırakmadan modern ve depreme dayanıklı konutlarda ve tüm sosyal ihtiyaçları içinde barındıran bir çevrede yaşamasını temin etmek hedefimizdir.
Bu amaçla müstakil bir bakanlık kurulmuştur.
Ülkemizde bütün yerleşim birimlerimizi yaşanabilir bir çevre haline getirmek ve şehirlerimizin hepsini bir veya bir kaç özelliğiyle öne çıkan marka şehirler haline getirmek önceliğimizdir. Ülkemizin tamamını, kent ve kırsal alan farkı gözetmeksizin kadastrosu bitmiş, imar ve yerleşim planları hazırlanmış, altyapısı tamamlanmış mekânlar olarak tasarlıyoruz.
Kentsel dönüşüm projeleriyle, yaşanabilir ve yüksek standartlarda yenilenmiş kentler kurarken, tarihi kentlerimizi korumaya, tarihi eserlerimizi ihya etmeye devam edeceğiz.
Çocuklar, engelliler, yaşlılar ve tüm dezavantajlı grupların hayatını kolaylaştıracak engelsiz kentler hedefimizdir.
Ülkemizin en büyük ağaçlandırma seferberliğini başlatan hükümetimiz, şehirlerimizin daha yeşil mekânlar haline gelmesi için gayretini artırarak devam edecektir.
Dünya ve Dış Politika Vizyonumuz
On yıl önce biz büyük bir sevdayla, kendimizi adadığımız yüce bir idealle yola çıktık.
Bu ideal, Türkiye’yi küresel güç dengesinin önemli aktörlerinden biri haline getirmek, bölgesinde barış ve istikrarı tesis için çalışan belirleyici ülke konumuna yükseltmekti.
Biz, bu Türkiye idealinden bahsettikçe, bizi hayalperestlikle itham edenler oldu. “Nasıl yapacaksınız, ekonomisi iflas etmek üzere olan, herkesle sorunlu bir ülkeyi nasıl küresel ve bölgesel aktör konumuna yükselteceksiniz” diyerek, bize inanmayanlar oldu. Ama biz bir lahza dahi tereddüt duymadık.
Zira bizim bir büyük ve güçlü Türkiye tasavvurumuz var. Sevdamız Türkiye, dayanağımız millettir. Meşruiyetimizin ve gücümüzün kaynağı hizmetçisi olduğumuz milletimizdir.
Bizim AK Parti olarak dış politikada üstelendiğimiz misyon, tarih yorumumuz, medeniyet tasavvurumuz ve 2023 Türkiye vizyonumuz doğrultusunda üzerimize yüklenen büyük sorumluluğun gereğini yerine getirmek ve bu emaneti gelecek nesillere devretmektir.
Gelecek yıllarda, bugünkü küresel siyasi ve ekonomik sistemde, BM’nin yapısında, ülkeler ve milletler arası ilişkilerde büyük değişimler yaşanması kaçınılmaz olacaktır.
Hedefimiz ve idealimiz, bu dönüşümde Türkiye’nin, yeni sistemin ve düzenin, kurucu ve belirleyici ülkeler arasında yer almasını sağlamaktır.
Bu yolda en büyük güvencemiz, milletimize olan inancımız ve milletimizin bize gösterdiği teveccühtür.
AK Parti olarak Türkiye’yi ve dış politikamızı tek boyutlu bir yaklaşımla ele almıyoruz. Tam tersine Türkiye’nin derin tarihini, uygarlık coğrafyasını ve son 10 yılda ürettiği siyasetten ve ekonomik istikrardan kaynaklanan birikimi çok-yönlü ve çok-boyutlu bir perspektif çerçevesinde değerlendiriyoruz.
Türkiye, bölgesel bir çekim merkezi, bir odak merkezi ve uluslararası ilişkiler merkezi olma niteliğini güçlendirmekte, derinleştirmektedir. Gerek bölgemizde, gerekse küresel siyasette pozitif yaklaşımı benimseyen tüm aktörler, taraflar ve gruplarla beraber, yeni bir dili ve yeni bir dünya vizyonunu inşa ediyoruz.
AK Parti olarak, milletimizin kendine güvenini örseleyen, dış politikamıza pranga vuran sendromları ortaya koyduğumuz vizyonla ortadan kaldırdık.
Bugün her alanda kendine güvenen, özgün vizyonunu ortaya koyan, içinde bulunduğu coğrafyayı tehdit algılamasıyla değil, barış, istikrar ve işbirliği perspektifiyle değerlendiren bölgesel güç ve küresel aktör Türkiye vardır.
Türkiye, bölgedeki ihtilafların tarafı değil, çözüm için katkısı aranan, görüşüne ve arabuluculuğuna başvurulan ülkedir.
Bugün Türkiye, demokratik gelişmişliği ve ekonomik kalkınmasıyla, bölgesel barış ve istikrarın teminatıdır.
Türkiye’nin, bölgesinde ve dünyada, tarihi ve kritik bir rol oynaması mukadderdir.
Bu bağlamda, iki temel prensiple hareket ettik. Birincisi küresel ve bölgesel gelişmeleri doğru okuyan, gerekli adımları zamanlıca atan, anlık çıkar hesaplarının üstüne çıkan, değerlerimize bağlı, ilkeli ve kararlı politikalar benimsedik.
İkincisi, Türkiye’nin tarihi ve coğrafyasını stratejik derinlik perspektifiyle yeniden yorumlayarak, Türkiye merkezli, kendi vizyonumuzu, stratejimizi ve çözüm önerilerimizi ortaya koyan ve gelişmeleri yönlendirmeye matuf dinamik bir dış politika izledik.
İktidara geldiğimizde, Türk dış politikasının temel ilkelerinden birisini özgürlük-güvenlik denklemindeki dengeyi bireysel ve toplumsal özgürlükler lehine değiştirmek olarak tanımladık ve bunun için mücadele verdik.
Bu doğrultuda, ülkemizin stratejik hedefi olan AB’ye tam üyelik için devrim niteliğinde reformlar yaptık. Önümüze çıkartılan tüm engellere rağmen, üyelik için gerekli “Kopenhag Kriterleri”ni, gerekirse “Ankara Kriterleri” olarak tanımlar ve yolumuza öyle devam ederiz dedik. Çünkü biz AB üyeliğini kendi başına bir amaç değil, halkımızın hak ettiği evrensel değerleri elde etmek için bir araç olarak görüyoruz.
Bugün de 2023 vizyonumuzda, Avrupa Birliği’ne üyelik stratejik hedefimizdir. Bu konuda, önümüze çıkartılan tüm engellere rağmen üzerimize düşenleri yapmaya devam ediyoruz.
Aynı zamanda, ABD’yle ilişkiler ve NATO üyeliğimiz gibi, geleneksel ittifak ilişkilerimizi güçlendirmenin gerçek yolunun, Türkiye’nin eşit ortak olmasından, eşit ortak görülmesinden geçtiğinin bilinciyle hareket ettik. Diğer ülkelerle olduğu gibi ABD ile ilişkilerimiz bundan sonra da karşılıklı çıkar ve ortaklık perspektifine dayalı olarak güçlenerek devam edecektir.
Nitekim, bugün Türkiye, kendisine gündem dayatılan değil, gündemi birlikte belirlemek için ortaklığı aranan bir ülkedir.
Küresel Etkinlik
AK Parti iktidarında dış politikada bir diğer önemli hedefimiz, Türkiye’nin uluslararası sistem ve düzendeki rolünü geliştirmek; itibarını, görünürlüğünü ve etkinliğini artırmak oldu.
Demokratik atılımlarımız ve yükselen ekonomik performansımızın desteğiyle uyguladığımız aktif dış politika sonucunda, bölgemizdeki ve dünyadaki Türkiye imajı tamamen değişmiştir.
Bugün, Fas’tan Afganistan’a kadar geniş bir coğrafyada ilham kaynağı olarak görülen bir Türkiye var. Bugün, bölgesinde ve küresel sistemde barış ve istikrar üreten, yapıcı bir güç olarak fark oluşturan bir Türkiye var.
10 yıl önce uluslararası kuruluşlarda toplantıya katılıp katılmadığı bile belli olmayan Türkiye gitmiş, yerine dünyadaki tüm saygın kuruluşlarda etkin bir şekilde temsil edilen, katkı sunan, çözüm üreten bir Türkiye gelmiştir.
Bu dinamik bakış açısının bir sonucu olarak 2002 yılında toplam 163 olan dış temsilciliklerimizin sayısını, 2012’de 202’ye yükselttik. Bu sayıyı yakın zamanda 219’a çıkartacağız. Bugün Tanzanya’dan Ekvator’a; Myanmar’dan, Kolombiya’ya temsil edilmediğimiz, bayrağımızın dalgalanmadığı ülke neredeyse kalmadı. Kısa bir süre sonra dünyada en çok temsilciliği olan 5. ülke olacağız.
Dış politikamızın bir diğer önemli hedefi, komşu ülkelerle ilişkilerimiz ve Balkanlar’dan Kafkaslar’a, Orta Asya’dan Ortadoğu’ya kadar geniş bir coğrafyada bölgesel rolümüzü güçlendirmek oluşturmuştur.
Bu doğrultuda, geleneksel kalıplara dayalı, tehdit algılamasına endeksli dış politika reflekslerini terk ederek, yeni paradigmalar inşa ettik. Bunun için, “komşularla sıfır sorun”, “herkes için güvenlik”, “ekonomik entegrasyon”, “çok kültürlülük ve barış içinde birlikte yaşamak” ilkelerini rehber edinen politikalar izledik. Bunların meyvelerini de kısa sürede aldık.
Bütün komşularımızla iyi dostluk ilişkileri kurmak, kronik ihtilafları çözüme kavuşturmak ve bölgemizde barış ve istikrar tesis etmek için birçok atılım yaptık. Bulgaristan, Yunanistan, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Azerbaycan ve İran ile Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi mekanizması ihdas ettik, Gürcistan-Türkiye arasında pasaport yerine kimlikle geçiş uygulaması başlattık.
Başta komşularımız olmak üzere onlarca ülke ile vizeleri kaldırdık. 2012 itibariyle vizeleri karşılıklı olarak kaldırdığımız ülke sayısı 70’i aşmış bulunmaktadır. Bu bağlamda AB ile vizesiz seyahat uygulaması için yürüttüğümüz çalışmalar devam etmektedir.
Irak’tan Somali’ye, Filistin’den, Lübnan ve Kırgızistan’a kadar birçok ülkede kapsamlı iç siyasi diyaloğun kolaylaştırılmasına yönelik yoğun çabalar sarf ettik ve sarf etmeye de devam ediyoruz.
Türkiye’nin şefkat ve yardım eli bugün daha güçlü ve her yere uzanıyor. Somali’yi hatırlamak yeterlidir. Milletimiz yüreğini Somali halkına açtı, yardımlar toplandı. Ve bugün Somali’de başka bir dönem başladı.
İnsanlık vicdanının sukut ettiği alanlarda bizim sesimiz bugün daha gür çıkmaktadır. Myanmar’daki Arakan Müslümanlarına uzattığımız yardım eli ve buradaki insanlık trajedisini uluslararası gündeme taşıma yönündeki gayretlerimiz devam edecektir.
Dış siyasetimizdeki önemli bir alan da enerjidir. Enerji konusu dünyada bir gerilim hatta çatışma argümanı olarak kullanılırken, Türkiye enerjiyi bir barış unsuru olarak kullanmaktadır. Bu nedenle, enerji siyaset üzerine yük olmak yerine, siyasetin kanallarını açmaktadır. Biz enerjiyi komşu ve bölge ülkeleriyle bir ortak payda olarak değerlendiriyoruz. Komşularımızla olan siyasi ilişkiler ne olursa olsun enerji alanı temel ilişkiyi kurmakta önemlidir. Türkiye’deki siyasi ve ekonomik istikrar güçlendikçe enerjideki ağırlığımız da artmaktadır.
Yeni Bir Coğrafya Tasavvuru
Dış politikamızda stratejik derinliğimiz ve etkin rolümüz, sadece Orta Doğu bölgesiyle sınırlı değildir. Balkanlardan Kafkaslara, Afrika’dan Orta Asya’ya kadar çok geniş bir coğrafyada, tarihten gelen özel bağlarımızın olmadığı, geleceği birlikte inşa etmek için ortak olarak bakmadığımız hiçbir ülke bulunmamaktadır.
Arnavutluk’tan Bosna-Hersek’e, Makedonya’dan Sırbistan’a, Hırvatistan’dan Yunanistan’a kadar tüm bölge ülkelerinde Türkiye’yle işbirliği yönünde güçlü bir arzu ve irade bulunmaktadır.
Bunun arkasında, geliştirdiğimiz bu yeni anlayış temelinde tarihten gelen bağları günümüze olumlu bir şekilde taşıyabilme ve ülkelerimiz arasındaki karşılıklı anlayışı somut işbirliği ruhuna dönüştürebilme başarısı yatmaktadır.
Keza, Kafkaslar’da ve Orta Asya’da da dil, din ve etnik açıdan sahip olduğumuz özel bağları bugün olgun ve karşılıklı yarar temelinde gelecek vaad eden bir işbirliği seviyesine taşıdık. Türk İşbirliği Konseyi’ni kurduk. Bundan sonra da bu bölgelerde aynı anlayış ve kararlılıkla yapıcı ve etkin bir aktör olmaya devam edeceğiz.
Başta Orta Asya olmak üzere Türk Cumhuriyetleriyle en üst düzeyde ilişki kurduk. Çok önemli bir atılımı Afrika’da gerçekleştirdik. Bundan on küsur yıl önce bir açılım politikası olarak başlattığımız Afrika politikamız bugün dış politikamızın stratejik boyutlarından birine dönüştü.
Küresel Barış
2004 yılında İspanya ile birlikte başlattığımız Medeniyetler İttifakı girişimi bugün BM’den sonra en fazla üyeye sahip uluslararası forum olma niteliğindedir. Medeniyetler İttifakı Girişimi, farklı kültür ve medeniyetlerin barış ve huzur içinde yaşaması için küresel bir platform olarak her gün daha da güçlenmektedir. Türkiye’nin bu girişim bünyesindeki öncü rolü bundan sonra devam edecektir.
Geçmişte karikatür krizinde olduğu gibi şimdi de Peygamber Efendimizi hedef alan menfur film sonrasında, İslamofobi ile mücadele için bir uluslararası düzenleme ile dinler ve kültürler arasında karşılıklı diyalog ve hoşgörüye olan ihtiyaç bir kez daha ortaya çıkmıştır. İslamofobi, İslam ve Batı toplumları arasındaki ilişkileri zehirleyen, tehlikeli bir eğilimdir. Tıpkı anti-Semitizm gibi İslamofobi de bir ırkçılık türüdür ve bir insanlık suçudur. Bu noktada İslamofobinin bir nefret suçu olarak tanımlanması ve yasaklanması için kapsamlı bir çalışma başlattık. Bu çalışmalara hız vereceğiz.
Avrupa Birliği
Biz AB projesini bir başarı hikâyesi olarak takdirle karşılıyoruz. Büyük savaşlardan sonra, ancak büyük bir gelecek vizyonuyla AB gibi bir proje ortaya konabilirdi. Dünyanın başka bölgelerinde de barış, dayanışma ve ekonomik kalkınma modelleri konuşulduğunda AB vizyonunun akla gelmesi bile önemli ve büyük bir başarıdır.
Türkiye’nin AB ile olan 50 yıllık inişli-çıkışlı ilişkisini ilk defa AK Parti sistematik bir çerçeveye oturtmuş ve siyaset vizyonunun bir parçası kılmıştır. Günü kurtarmak için değil, Türkiye’nin ihtiyaçları ve AB vizyonunun gerekleri çerçevesinde somut ve net adımlar atılmıştır.
AB müktesebatı çerçevesinde yapılan yargı reformları, kanuni değişiklikler, yeni düzenlemeler Türk demokrasisine derinlik kazandırmış ve Türkiye’yi AB standartlarına yaklaştırmıştır.
AB’ye tam üyelik, AK Parti’nin stratejik hedefidir. Tam üyelik dışında başka bir alternatifi, formülü, öneriyi kabul etmemiz mümkün değildir. Ekim 2005’te ortaya koyduğumuz tam üyelik iradesi, AB kaynaklı gecikmelere ve engellere rağmen bugün de aynı şekilde devam etmektedir.
Bu süreçte AK Parti olarak gerçekçi ve cesur davrandık. AB’den de bugün bunu bekliyoruz. Kuruluş misyonuna ve vizyonuna uygun bir tutumla cesur ve vizyon sahibi bir siyasi akılla davranmasını bekliyoruz. Türkiye’nin AB üyeliğinin, Avrupa’da bir iç siyaset malzemesi yapılması AB ilkeleriyle çelişmektedir. Bu tutum bizim kamuoyumuzda bir güvensizlik hissi uyandırmaktadır. AB yöneticileri liderlik göstermeli, müzakerelere hız vermeli ve bu güvensizlik hissini bir an önce ortadan kaldırmalıdır.
Arap Devrimleri
Kardeş Arap halkları, cesur ve devrimci bir adım atarak baskıcı rejimlerden kurtuldular. Milli iradelerini ülkelerinde hâkim kıldılar. Böylece tarihin akışını değiştirdiler.
O meydanlar, o direnişler sadece halkın iradesini hâkim kılmakla kalmamış, Orta Doğu hakkında asırlardır geliştirilen büyük ve köklü önyargıları da tasfiye etmiştir. Çünkü zulüm ile âbâd olunmaz.
Bouazizi’nin bedeni, Tahrir’in dili, Libya’nın ateşi, yükselen özgürlük talebi adeta yüzyıllardır birikmiş bir dili, bir bakış açısını yok etmiştir. Gençler, sebatla değişimi dile getirenler tarihin akışını değiştirmiş, dünyanın önüne yeni bir yol haritası sunmuştur. Dünya, izzet ve vakarı, özgürlüğe olan inancı o meydanlarla bir kez daha hatırlamıştır.
AK Parti, Orta Doğu’nun modern tarihindeki bu büyük kırılma noktasında statükoya ve zulme karşı halkların yanında durmuş, halkların meşru taleplerini desteklemiştir.
AK Parti’nin üç ilkesi Arap devrimleri sürecinde Türkiye’nin pozisyonunu anlamak açısından son derece önemlidir:
§ Bölgemizde bir değişim ihtiyacı esastır. Halkına baskı ve zulüm yapan, seçkinci, dışlayıcı yönetim tarzları artık bu bölgede sürdürülemez.
§ Bu değişim süreci, mümkün olan en geniş kapsamlı haliyle, kansız ve çatışmasız bir şekilde sağlanmalıdır.
§ Hem geçiş süreci, hem de konsolidasyon mümkün olan en geniş kapsamlı haliyle, değişim iradesinin bütün renklerini taşımalıdır.
Birincisi değişim iradesi, ikincisi sivil irade, üçüncüsü çoğulcu siyasettir. Şüphesiz her bölgenin, her ülkenin ve değişim sürecinin kendine mahsus dinamikleri vardır.
AK Parti olarak bu süreçte dinamik bir politika takip ettik. İlkeler bazında hareket ettik ve dinamiklere göre önerilerimizi ve politikalarımızı güncelleyerek zenginleştirdik.
Biz, Mısır’da halkın iradesi için ne dediysek, Tunus için de aynısını dedik. Tunus ve Mısır için ne dediysek aynısını Libya için de dedik. Onlar için ne dediysek, bugün Suriye için de aynısını söylüyoruz. Zira adil, özgür ve müreffeh bir ülkede yaşamak Suriye halkının her bir ferdinin de hakkıdır.
AK Parti olarak, Suriye’deki olaylar başladığında rejime gerekli telkinlerde bulunduk. Reform ve uzlaşı yolunda adım atmaları için yoğun çaba gösterdik. Barışçıl bir geçiş sürecinin önünü açmak için görüşmeler yaptık, özel temsilciler gönderdik. Fakat Suriye rejimi halkın makul ve meşru taleplerini dinlemek ve somut, yapıcı adımlar atmak yerine kendi halkına karşı adeta bir katliama girişmiştir.
Her gün artan ölümler, saldırılar, kuşatmalar ve oyalama politikaları karşısında Türkiye net bir tavır almış ve kendi halkına silah çeken bir rejimin yanında yer almayacağını ortaya koymuştur. Suriye’den akın eden binlerce mülteciye kapılarımızı açtık. İnsani ve ahlaki bir sorumluluk olarak ülkemize gelen hiçbir Suriyeli’nin geri çevrilmeyeceğini bir ilke olarak kabul ettik ve bu ilkeyi de titiz bir şekilde uyguladık.
Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü, siyasi bağımsızlığını ve toplumsal huzurunu, temel bir veri olarak kabul etmektedir. Bütün Ortadoğu’da olduğu gibi Suriye halkının da tüm renkleri, dini, mezhebi ve etnik grupları, Suriye milletinin bir parçasıdır ve hepsi bizim kardeşimizdir. Özgür, adil, demokratik ve müreffeh bir Suriye’nin inşa edilmesi için Türkiye samimi ve güvenilir bir dost ve komşu ülke olarak elinden gelen katkıyı sunmaya devam edecektir.
AK Parti’nin dış politika anlayışında ilkelerimizi her zaman olumlu siyaset üretme amacıyla inşa ettik. Kimseyle tarih dışı bir mesafemiz, önyargımız ve tavrımız olmamıştır. Tam tersine bu yaklaşımları eleştirdik ve karşı çıktık. Yakın coğrafyamızda ve bölgemizde istikrarsızlık üreten, gerginlik politikasından nemalanan, çatışmaları diyaloğa önceleyen hiçbir yaklaşımı tasvip etmiyoruz ve etmeyeceğiz.
Bölgede hiç bir ülkeyi ve yaklaşımı siyasetin dışına itmeye kimsenin hakkı yoktur. Çünkü biz sorunların çözümünü diplomaside, siyasi süreçlerde görüyoruz. İslam dünyasının farklılıklarını, bir çatışma aracı haline getirmeye çalışan tüm yaklaşımları reddediyoruz.
Biz son yıllarda bölgemizde yaşanan dönüşüm sürecini bir normalleşme olarak görüyoruz. Türkiye, kendi tarihiyle ve coğrafyasıyla barışıyor. Bu yüzden bölgesinin tarihiyle, insanıyla, kültürüyle olan ilişkisi de normalleşiyor.
Bu aynı zamanda Türkiye’nin merkezinde bulunduğu Afro-Avrasya coğrafyasının ve hassaten Orta Doğu bölgesinin temel siyasi ve sosyal dinamiklerinin normalleşmesi demektir.
Normalleşmeden ve adaletten bölgedeki herkes kazanacaktır. Bu noktada kimse hiçbir gelişmeyi korku ve paranoya içinde değerlendirmemelidir. AK Parti’nin Orta Doğu vizyonu, bazılarının dışlanıp bazılarının kazandığı garip bir dengeler düzeni değil, adalet sahibi, paylaşımcı ve demokratik bir bakış açısının siyasete ve diplomasiye hâkim kılınmasıdır.
AK Parti bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bütün bölge halklarını; din, dil, ırk, mezhep ayrımı yapmadan kucaklamaya, onları eşit birer muhatap, ortak ve dost olarak görmeye devam edecektir. “Çokluk içinde birlik” ilkesi, bizim bölge siyasetimizin de temel rükünlerinden biridir. Bu ilkeden hareketle Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinin yeniden bir barış, istikrar, zenginlik, yaratıcılık, yüksek kültür ve medeniyet havzası olması için kaynaklarımızı seferber etmeye devam edeceğiz.
Kıbrıs
Kıbrıs konusunda AK Parti’nin ve hükümetimizin bakışı ve politikası gayet açıktır. Adada eşit ve adil birliktelik için Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve Kıbrıs Türkleri bu dönemde üzerlerine düşeni yapmışlardır. Birleşmiş Milletlerin barış planını onaylamışlardır. Ancak, başta BM ve AB olmak üzere, uluslararası camia bunun gereğini yapmamış, üzerine düşeni yerine getirmemiş, KKTC’ni yalnız bırakmıştır. Aksine, uzlaşmadan kaçan, BM’lerin planını reddeden Rum tarafı ödüllendirilmiştir. Türkiye olarak elbette bunların farkındayız.
Bizim adalete ve hakkaniyete uygun çözümden yana tavrımızda bir değişiklik söz konusu değildir. Çözüm müzakereleri sürdürülürse şartlarımız bellidir. KKTC ve Kıbrıs Türkleri görüşmelere açıktır.
Ancak, şu husus iyi bilinmelidir ki; KKTC ve Kıbrıs Türkleri her ne olursa olsun yalnız değildir. Türkiye daima onların yanında olacaktır.
Şu anda KKTC bağımsız bir devlet olarak güçlü bir demokratik yapı oluşturma çabası içindedir. Ekonomisi ve toplumsal yapısı güçlenmektedir. Yüksek öğrenim sektöründe bir marka olma yolunda ilerlemektedir. Ekonomisinde devletçi yapı yerini özel sektöre bırakmaktadır. Geçen iki yıl içinde bu yönde önemli reformlar yapmışlardır. Turizm sektöründe büyük atılımlar gerçekleştirilmiştir. Bu siyasi ve ekonomik reformlarla Kuzey Kıbrıs’ta toplumsal yapı güçlenmektedir. Türkiye olarak bu ekonomik ve yapısal değişimlere katkı veriyoruz.
KKTC’ne mali desteğimiz sürmektedir. Son üç yılda yapılan ekonomik programla, mali desteğin daha fazla yatırımlara ve kalkınmaya harcanması sağlanmıştır. Şu anda yeni üç yıllık ekonomik program yapılmaktadır. Bugün, Kuzey Kıbrıs’ta duble yollar ve diğer yatırımlar artmıştır.
Türkiye’den Ada’ya denizin altından su taşıma çalışması devam etmektedir. İki tarafta iki baraj ve deniz altında boru döşeme çalışmaları tamamlanmak üzeredir. 2014 yılı Mart ayında tamamlanacak ve su akmaya başlanacaktır. Ayrıca, bu projeye Türkiye’den Ada’ya elektrik enerjisi nakli de eklenecektir. Böylece, Kuzey Kıbrıs çok daha avantajlı duruma gelecektir.
Ada’da ve çevresinde hem Türkiye’nin hem Kuzey Kıbrıs’ın deniz sahası hassasiyetleri etkili şekilde gözetilmektedir. Ada’da ve çevresinde petrol ve doğalgaz çalışmalarımız sürmektedir.
Bütün bu çalışmalarla varılmak istenen sonuç şudur: Kuzey Kıbrıs her halükârda güçlü olacak, kendine yetecek ve Kıbrıs Türkleri rahat ve huzurlu hayatlarını sürdüreceklerdir.
Savunma
Bölgemizde ve dünyada lider ülke olma vizyonumuz, savunmamızın da etkili, caydırıcı ve modern olmasını gerektirmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin imkân ve kabiliyetlerinin artırılması için savunma sanayiimizin gelişmesi elzemdir.
Savunma sanayii, iktidarımız döneminde büyük bir aşama kaydetti. Askerimizin kullanacağı piyade tüfeğini bile üretemeyen Türkiye’den, milli tankını üretmeye başlayacak bir Türkiye’ye geldik.
Ülkemizde ilk defa “Altay” adını verdiğimiz modern bir tankın milli olarak üretimi için bütün altyapıyı hazır hale getirdik. “Anka” isimli 10 bin metre irtifada uçabilen ve 24 saat havada kalabilen insansız hava aracının deneme uçuşlarını başlattık.
İktidarımız döneminde silah, araç-gereç ve mühimmat alımlarımızda yerli üretim ve teknolojimizin payını yaklaşık yüzde 50'ye çıkardık. Artık silah ihraç ediyoruz.
2023 vizyonu çerçevesinde bütün askeri savunma ihtiyaçlarını tasarlayan ve üreten bir Türkiye hedefliyoruz.